Makedonya, doğal güzellikleri ve zengin tarihiyle görülmesi gereken ülkelerden biri. Arnavutluk’tan geçiyorum Makedonya’ya. Sırasıyla Sveti Naum, Ohrid, Matka Kanyonu ve Üsküp’ü gezeceğim.
Tiran Belvedere Hotel’de kahvaltı sonrası Ohrid gölünün doğduğu Sveti Naum Manastırı ve Milli Parkı’na geçiyoruz. Türkler ve Arnavutlar Sarı Saltuk’un burada olduğunu düşünüyor.

Sveti Naum’dan vapurla Ohrid şehir merkezine geçiyoruz. Gölün üzerinde süzülürken, Su Müzesi’ni görmek oldukça etkileyici. Göl kıyısındaki birkaç sahil kasabasından geçerken, Ohrid Gölü’nün güzellikleri büyüleyici.
UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Ohrid, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, Balkanlar’ın en eski yerleşim yerlerinden biri. Antik çağda “Lichnid” olarak bilinen şehir, M.Ö. 4. yüzyılda Makedonya Krallığı’nın bir parçasıymış. Roma İmparatorluğu döneminde önemli bir ticaret merkezi haline gelen Ohrid, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde de gözde yerlerden biri olmaya devam etmiş.

Safranbolu evlerini andıran zarif yapılar ve güzel sokaklar arasında dolaşmak Ohrid’in en keyifli yanlarından biri. Türklerin işlettiği bir inci dükkanına uğrayarak, yerel el sanatlarının ve kültürel zenginliklerin tadını çıkarıyoruz.
Ohrid, tarihi ve doğal güzellikleriyle dolu, unutulmaz bir deneyim sunuyor. Her köşesinde farklı bir hikaye saklayan bu şehirde, zamanın nasıl geçtiğini anlamak neredeyse imkansız.




Yemek işini Salim Usta’da hallettik. Güveçte kuru fasulyesi çok güzeldi. İstanbul çayevi ve meydan çay bahçesi de çay için uğradığımız yerlerdendi. Gezdiğimiz yerler ise şu şekilde:
- Çınar Ağacı
- Halveti Tekkesi
- Türk Çarşısı
- Ali Paşa Cami
- Ohrid Limanı
- Saat Kulesi
- Aya Dimitri Kilisesi
- Aziz Yuhanna Kilisesi
- Kağıt Müzesi
- St. Clement Kilisesi

Ohrid sonrası Matka Kanyonunda tekne turuna geçiyoruz. Muhteşem doğasıyla mutlaka görülmesi bir yer. Tur sonrası kahvemizi içip Üsküp şehir merkezine geçiyoruz.

Üsküp (Skopje), tarih boyunca birçok medeniyetin geçiş noktası olarak Balkanlar’ın en eski yerleşim yerlerinden biri olmuş. Üsküp’ün tarihi M.Ö. 4. yüzyıla kadar uzanır ve antik dönemde “Scupi” adıyla bilinen bu şehir, Romalılar tarafından bir askeri kamp olarak kurulmuş. 5. yüzyılda büyük bir deprem sonucu yıkılan şehir, sonrasında Bizans’ın ve daha sonra da Sırp İmparatorluğu’nun egemenliği altına girmiş.
Üsküp, 1392 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetine girmiş ve dört asır boyunca Osmanlı idaresinde kalarak, bir kültür ve ticaret merkezi haline gelmiş. Osmanlı döneminde Üsküp’te mimari, kültürel ve dini birçok yapının inşa ediliyor. Üsküp Kalesi, Taş Köprü, Saat Kulesi, Kurşunlu Han gibi yapılar bu dönemin mirası.
20. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesiyle Üsküp, Yugoslavya’ya dahil oluyor. 1963’te yaşanan büyük Üsküp depremi, şehrin çoğunu tahrip oluyor, ancak uluslararası yardım sayesinde yeniden inşa ediliyor. 1991 yılında Makedonya’nın bağımsızlığını kazanmasıyla Üsküp, bağımsız Makedonya Cumhuriyeti’nin başkenti oluyor.
Bugün, Üsküp; Osmanlı döneminden kalan camileri, hamamları ve hanlarıyla, Vardar Nehri’nin iki yakasını birleştiren Taş Köprü’süyle ve modern binalarıyla tarihi ve modern kültürlerin bir arada bulunduğu bir şehir olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. Şehrin zengin geçmişi, bugün onu Balkanların en özgün ve büyüleyici başkentlerinden biri.


Taş Köprü Üsküp’ü ikiye ayırıyor. Bir tarafı Türk tarafı diğer tarafı Makedon tarafı. Türk tarafında Destan Köfte’de güveçte kuru fasulye ve köftesinden yiyorum, güzel başarılı bir lokanta.

Bu mekanda triliçe ve acıbadem yedim. Güleryüzlü bir esnaftı, tatlıları da lezzetliydi.
Makedonya turum Makedon gecesiyle son buluyor. Bir sonraki durağım ise Kosova.